SARDUNYALARIN KIŞI

ŞENAY EROĞLU AKSOY*

Gittikçe azalan umut gibi uzaklaşıp görünmez oluyor. Tutmak için uzansam o rutubetli dehlizde buluyorum kendimi. Karanlık. Pütürlü yüzeye sırtımı sürerek ellerim duvarda yol alıyorum. Teslim alınmış gibi. Başımı kaldırsam gökyüzü yok. Farelerin cirit attığı ıslak bir yer burası. Gece olduğunda tükürüklerini anestezik gibi kullanarak bizi uyuşturup organlarımızı kemirirlermiş. Bu yüzden mi bilmem ama uyuyamıyorum günlerdir. Yatağa uzansam yanı başına, görünmeyen bir bıçkılama ortasından ayırıyor yatağımızı. Ağlayan Çayır’daki gibi bulanık bir nehrin içinde yüzüyoruz. Yatak yatağımız olmuş olsa da oradasın işte, ortadan ikiye bölünmüş öbür yarıda, uzakta. Uykuya dalmayı başarırsam senin boşluğuna yuvarlanacağım, bulanık suya bata çıka yeniden tırmanacağım kendi yarıma. Uyumuyorum ama uyuyamıyorum. Bir mezara uzatılmış gibi yatarken beyaz çarşafın üstünde aniden garip bir acıyla doğruluyorum. Çiçeklere su vermedim günlerdir. Kış başında ölmesinler diye içeri aldım onları. Mutfağa küçük bir sehpa atıp üstüne koydum ama su vermiyorum günlerdir. Kuru yapraklarını da temizlemedim. Saksının ortasında yeşil bir gövdeyi bezeyen bir iki dalı kuşatmış kuru yapraklar orada kalsın istiyorum. Sardunyaların bu hali seni hatırlatıyor bana. İlişkimizi. Gövde yeşil olsa da etraf kuru dallarla çevrili. Biliyorsun bazı sorular cevapları bilinse de durmaksızın sorulur hayatta. Çocuklar bunu hep yapar. Fırında kabaran keke doğru eğilirler önce. Bir adım gerilerinde duran annelerine çevirirler bakışlarını sonra ve çömeldikleri yerde ellerini dizlerinin üzerine koyarak; “Kek mi anne?” derler. Daha cevabın gelmesini beklemeden bir kez daha sorarlar “Kek mi?” ince parmakları fırın kapağına doğru donup kalmıştır bu soruyu sorarken. Biz yetişkinler de yaparız aynını. Cevabını iyi bildiğimiz sorular sorarız. Bazılarına aptalca gelen bu sorular bana kalırsa insanın en iddiasız, sevgi dolu yanını açık eder. Akşam sağ salim eve dönen sevdiğinin gözlerine bakarak, geldin mi, diye sormak gibidir. O sorunun içinde neler yoktur ki neler, bir düşün. Geçenlerde “Kadınlar kocalarını sevmezler” deyiverdi annem. Sanki sıradan bir cümle kurarcasına. Bulaşıkları yıkadım. Bugün sokakta bir kedi gördüm, der gibi. İrkildim. Bir yanıyla babanı hiç sevmedim, diyor bana değil mi? İşte bu yüzden öfke duyuyorum ona. Oysa biliyorum. “Kadın” annem, “erkek” babamı sevmiyor. Ben de sevmiyorum “erkek” seni. Sözlerim kafa karıştırıcı mı geldi sana? Yatağımız ikiye ayrıldı orta yerinden. Sen derin bir uykudaydın o usul usul koparken. Akşamları yorgun argın geliyor çantanda ihtiyaç anında hatırlanacak bir yakın gözlüğü taşır gibi taşıyordun beni. Görünmez şeyleri görmek için değil, henüz o kadar yaşlanmamıştık. Okuma konforunu artırmak için. Lağım farelerinin cirit attığı o dehlizde dolanırken yapayalnızım. Onlardan korkuyorum. Uzun tüysüz kuyrukları uykularımı bölüyor. Haykırarak uyanıyor ve uzaklaşan yatağını görüyorum. Babam ceketinin yakasına daima bir topluiğne saplardı. Ben de geceliğime saplıyorum. Böyle karabasanlı gecelerde bir kılıcı kınından çeker gibi hırsla alıyorum iğneyi. Beş parmağımı da deliyorum. Avucumu açtığımda parmak uçlarımda boncuklanmış kırmızıya bakıyorum. Minicik bir kuş gözü gibiler. Sonra sana doğru uzatıyorum elimi ve soruyorum tıpkı fırının önüne diz çökmüş çocuğun annesine sorduğu gibi, “Kan mı bu?” Derin uykudan uyanıp da cevap vermiyorsun bana. Sen duymayınca kendime sormak istiyorum bu soruyu. Yalnızlığımı azaltmak, bir ses duymak için. Ama vazgeçiyorum bu düşünceden hemen. Kendimizle ilgili soruların cevabı asla bizde değil biliyorum. Yoksa içimizle durmadan konuşuyor olmamıza rağmen neden bu kadar acı çekelim ki? Hayat…İçinde devinip durduğumuz bu hayat…Sokaklarda dolaşırken insanlardaki heveskâr koşturmacayı görünce donup kalıyorum. Ne yapsınlar, derdin şimdi uyanık olsan. Doğrulsan yattığın yerde, kulak versen bana. Sözlerim nicedir orta yerde böyle. İlk yıllardaki cıvıltı yok. Bilmiyorum bir yanıyla da tuhaf bir kibir içeriyor değil mi bu düşünce? Sanki onların göremediği bazı şeyleri yalnızca ben görüyormuşum gibi. Kendi Azrail’imi sözcüklerle besliyorum. Yaza çize gömülüyorum bulanık sulara. Yatağın benden ayrılırken sen derin uykudayken yani. Birden doğrulup var gücümle ittirdim yattığın yeri. Bir an önce kop, uzaklaş istedim. Sen uzaklaşınca da doğrulup ayaklarımı sarkıttım bulanık suya. Kirli olsa da erkeklerin asla anlayamayacağı bir haz duydum suyun soğukluğunu tenimde hissedince. Öne arkaya salladım önce bacaklarımı, daireler çizdim bulanıklığa. Sıkılınca çektim karnıma doğru, kuruladım. Tırnak diplerime dolan çamuru temizlemedim ama yorulmuştum arkandan bakarken. Beyaz geceliğimi dizlerime kadar çektim, düzelttim ellerimle süpürerek. Yeniden uzandım yatağa. Ellerimi göğsümde bağlayıp gözlerimi kapattım. Uyuyamadım ama uyuyamıyorum günlerdir. Senin uzaktan gelen derin solukların da yatıştırmıyor artık beni. Uyuyabilmek için bildiğim tüm yolları deniyorum, koyunları sayıyorum örneğin ama nafile sabahı karşılamaktan yorgunum. Biliyor musun babam öldü, kapattım kapıları günışığına. Sesin günışığı değil elbette bana. Ağlamadım, başsağlığı ziyaretlerinde tertemiz bir gömlekle çıktım gelenlerin karşısına. Hayat paradokslar yumağı değilse ne? Akıl ve beden arasındaki bu arsız uçurum onun en tipik göstergesi değil mi? İçimizde büyüyen bir tümörü neden hemen görmüyor akıl? Beden düz, giyotin sertliğinde, kunt yasa koyucu. Akıl öyle mi? O bulanık suda yüzerek yaşıyoruz akıl ve ben. Bir gün uçabilmek hayaliyle bulutlara bakmıyorum artık, üzerinde mavi kuş baskılarının olduğu tişörtlerle avutuluyorum. Erkek eliyle uzatılıyor bu tişörtler. “Uçmak tehlikeli,” diyor göz ucunda biriken yaş titrerken. Bir kuş imgesi hevesimi körletsin istiyor. Büyük sevgilere giriş yapıyoruz böylece içim susuyor bir süre ama nereye kadar? Geçen sabah haberleri seyrederken, bu aşağılık ülkenin karanlığı bitmez bilirsin. Bu defa bildiğin gibi değil ama. Bin yıllık iyilik tohumlarını kökünden söküp parmaklarıyla sıyırıyorlar üzerine tutunmuş toprağı. Neye varacak bu işin sonu? Salon penceresini kapatan o arsız, mavi çama tünemişti onlarca karga. Çığlık çığlığa bağırıyorlardı. Şaşırdım. Kelimenin tam anlamıyla çığlık çığlığaydılar. Doğaya karşı kulaklarım açıktır bilirsin. Kalktım. Beyaz geceliğim dizlerime kadar indi. Yalınayak soğuk karolara basarak yürüdüm. Camı araladığımda içeri hücum etti çığlıklar. Başrolünde Tippi Hedren’in oynadığı Hitchcock filmi düştü birden aklıma. Ürperdim. Demek korunma ve yaşama içgüdüsü ilk harekete geçen. Tıpkı o filmdeki gibi üzerime çullanacaklarını sanarak, temkinli, camı biraz daha araladım. Hepsi tünedikleri yerde kuyruklarını oynatarak haykırmaya devam ediyordu. Neden bilmem, meraktandı belki de iyice uzandım dışarıya doğru ve yerde yatan kargayı gördüm. Arkadaşları ona kediler yanaşmasın diye feveran ediyordu sanırım. Ölmüştü belli. En ufak bir kıpırdanma bile yoktu. Uzanıp gözlerini görmeye çalıştım… Ne olursa olsun önce gözleri ölüyor herkesin biliyorum. Dışardaki feryat devam ederken pencereyi açık bırakıp sokak kapısına koştum, aklımda hâlâ gözleri vardı. Ayakkabılarını geçirirken ayağıma neden bilmem göz ucuyla sana baktım. Sanki benim baktığımı hissetmiş gibi yatakta kıpırdandın. İçimde zavallı bir heyecan peyda oldu birden. Engel olamadım. Belki de doğrulup bana seslenecektin. Bir süre elim kapı kolunda öylece kaldım. Epey uzakta uyuyordun artık soluklarını duyamıyordum. Kolun yataktan boşluğa doğru sarkıyordu. Elini görünce kapıyı sessizce kapatıp yatağımıza yöneldim. Usulca tırmanıp uzandım, süpürerek düzelttim yine geceliğimi. Gözlerimi kapatmadan, sana son kez bakarken hatırladım. Yatağımız bıçkılanmadan önce, sen uyurken istemsizce aşağı sarkmış kolunu bileğinden kavramıştım. Ölü bir kuş kafası gibi öne devrik parmakları yanaklarımda gezdirmiştim. Sessizce sevmiştim kendimi bu fersiz elle. Saçlarımı, alnımı, boynumu sonra. Gözlerimi kapatmıştım ne kadar inkâr etsem de dibimde duran gerçeği görmemek için. Artık gençliğini yitirmiş tenim uzun parmakların sıcaklığını derinlerime taşıma konusunda hâlâ cevahir, biliyorsun. Rahatlayıp kimliksiz bir sevince bırakacakken kendimi aklımdaki yılan kımıldanmış ve fısıldamıştı bana; “O mu seviyor, yoksa sen mi seviyorsun şu ânda kendini?” Bakışlarımı tavana dikip salonda, açık kalan pencereden içeri dolan kargaların sesini dinlerken azıcık olsun uyuyabilmek için gözlerimi kapattım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Manşet Haberler ...