CAN EMED’İN SÜRREALİZM SANATI HİKAYESİ

  • on Ocak 8, 2022
  • 116 Views

Eserlerimi yaratırken aldığım ilham kaynağı çocukluk idollerim olan HR Giger ve Salvador Dali’nin eserleriydi.

Sosyete Art’a hoş geldiniz Can Emed…

– Öncelikle sürrealist ressam olarak bilinen nadir genç ve çağdaş ressamlardan olarak eğitiminizi yaptığınız Amerika’daki resimlerinizden bugüne neler yapıyorsunuz? Orada özgürlüğünüzü pekiştiren ve resminize yansıyan bu tarzınızın hikâyesini anlatır mısınız?

C.E.: Eğitimimi 1997 ve 2003 yılları arasında Yeditepe Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Fakültesi kampüsü bir zamanlar Büyükada’da iken Plastik Sanatlar Bölümünde yaptım.

Özdemir Altan, Ergin İnan, Rahmetli İsmail İlhan ve Zahit Büyükişleyen gibi hocalarımızın bizi resim yaparken özgür bırakması ve kendi kendimizi keşfetmemizi desteklemesi sayesinde daha henüz 3.cü sınıftayken kendi tarzımı bulmaya başlamış ve içimde yeşeren Sürrealizm tutkusu ile yapmaya başladığım resimlerle daha akademik eğitimim tamamlanmamışken ödüllü sanat yarışmalarından dereceler almaya, ödüller toplamaya ve karma sergilere katılmaya başlamıştım.

Eserlerimi yaratırken aldığım ilham kaynağı çocukluk idollerim olan HR Giger ve Salvador Dali’nin eserleriydi.

2003 yılında mezun olduktan sonra karma sergilere katılmaya ve tecrübe kazanmaya devam ettim ve ilki “Beşiktaş Deniz Müzesi Sanat Galerisi’nde ve ikincisi “Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği” (UPSD) Maçka Sanat Galerisi’nde olmak üzere 2006 yılına kadar 5 adet solo sergi düzenledim.

2006 yılından itibaren 2010 yılına değin uzun bir dönem çeşitli sanat galerilerinden ve küratörlerden engel yedim ve yok sayıldım ve bunun nedeninin açıkça sanatsal tarzımdan ödün vermiyor olmam olduğu arka kapı diyalogları esnasında açıkça bana söyleniyordu.

Taviz vermeden ve şevkimi kırmadan eser üretmeye devam ettim.

Profesyonel hayatımda en kritik dönüm noktası, 2011 yılında Taksim’de İf-İstanbul organizasyonunun özel bir etkinliğinde birazda şansla ünlü Sürrealist yönetmen Alejandro Jodorowsky ile tanışmam oldu.

Jodorowsky benim eserlerimle çok ilgilendi, hatta bir eserimin kendi filmlerindeki bir sahneyi andırdığını söyledi. Ayrıca eserlerimde Giger’dan aldığım ilhamı da net gördüğünü söylüyor ve eser kataloğumu almak istediğini söyledi. Beni Viyana’da bir dostuyla tanıştırmak istediğini söyledi.

2 hafta sonra kendisinden aldığım bir mail ile bana bir isim verdi, bu kişiyle Facebook üzerinden temas kurduk. Adı Otto Rappotensteiner idi. Çok cana yakın ve dostane bir kişiydi, ilerleyen süreçte kendisinin Avrupa’da çok tanınmış bir Sürrealist ressam olduğunu ve Viyana Fantastik-Realizm ekolünün kurucusu olan ve Salvador Dali’nin dostu olan Profesör Ernst Fuchs’un asistanlarından biri olduğunu öğrendim.

Otto çok geçmeden benim eserlerimle çok ilgilendi ve bir süre sonra 2012 yılında beni Viyana’ya davet etti.

Işte kariyerimde en kritik dönüm noktasını bu şekilde yakaladım.

Daveti kabul ederek 3 haftalığına Viyana’ya gittim.

Hofburg Sarayının arka avlusuna bakan sokakta Mozart’ın 12 yaşındayken ilk konserini düzenlediği Palais Palffy adlı ortalama 500 yıllık bir apartmanda açılmış olan Viyana Sürrealist camiasına hizmet veren Phantasten Museum adlı bir galeride düzenlenen bir sergiydi. Sergide HR Giger’ın ve Ernst Fuchs ve asistanlarının da eserleri mevcuttu.

Bu serginìn açılışında nihayet Otto Rapp ile tanıştık. Sürrealist camiadan pek çok saygın isimde bu sergiye gelmişti. Sergi çıkışında Otto ile beraber Profesör Gerhard Habarta, Phantasten Museum’un kurucusu Erich Peischl, Ernst Fuchs’un asistanlarından Profesör Philipp-Rubinov Jacobson ve saygın Sürrealist sanatçı Othmar Richard Halek’inde aralarında bulunduğu dostane bir grupla beraber Palais Palffy’nin rödoşose katındaki Cafe Pallfy’de tekrar bir araya geldik ve beraber bir şeyler içerek sohbet ettik. Sanatımla çok ilgilendiler, hepsi de bana karşı son derece dostane, arkadaş canlısı ve alakalıydılar.

Sohbet sonunda beni 2 gün sonra Viyana’da bir dostlarının düzenleyeceği özel davetli bir akşam partisine davet ettiler.

Davet edildiğim bu özel partinin Efsane Sürrealist sanatçı De Es Schwertberger’in şahsi atölyesinde düzenlendiğini ve kendisiyle beraber Profesör Ernst Fuchs’un da orada bulunacağını oraya gittiğimde öğrendiğimde ufak ağzım açık kalmıştı. Bir yandan De Es’in taş golemleriyle bezeli efsane başyapıtlarına bakmaktan başım dönerken diğer yandan da idollerimden Profesör Ernst Fuchs ile sohbet ediyor ve beraber şarap içiyorduk.

Profesör Fuchs benimle çok ilgilendi. Hatta bana Türkçe bir iki kısa cümle kurduğunda aralarına katılmakta olduğum bu ufak cemiyetin ne kadar kültürlü ve açık fikirli bir ambiyansa sahip olduğunu görerek hayranlık ve hayret duygusu arasında gidip geliyordum.

Çok geçmeden Profesör Fuchs beni iliklerime kadar şaşkınlık içinde bırakacak şeyi söyledi: Eserlerimdeki Giger etkisini gördüğünü ve beni onunla tanıştırmak istediğini söyledi.

Zincirleme olayların arka arkaya büyük şans ile gerçekleştiğini fark ediyordum.

Davetin ilerleyen saatlerinde Profesör Fuchs yorularak izin istedi fakat bir süre sonra bir başka efsanevi Sürrealist sanatçı Peter Gric ve beraberinde Salvador Dali’nin manevi kızı ve Profesör Fuchs’un asistanlarından Jutta Venosa ve ailesi geldi.

Peter Gric çok arkadaş canlısıydı beraber saatlerce bira içerek sohbet ettik.

Venosa ailesi ise bana karşı o kadar dostaneydiler ki, davet bitince dağılırken beni bırakmayarak beraber bir cafeye geçerek birlikte sohbet etmeye devam ettik.

Jutta Venosa ertesi gün beni Viyana’daki evine davet etti. Evindeki ortam benim ağzımı açık bıraktı. Neredeyse her köşede Venosa ailesinin Salvador Dali ile beraber ispanya’da Cadaques Villasında çekilmiş fotoğrafları vardı.

Jutta Hanım’dan Dali’ye dair birçok öykü dinledim. Örneğin Dali’nin Cadacques Villasının bahçe katında Dali’nin yaşadığı halde üst katında Venosa ailesinin yaşadığını kendisinden dinlediğimde, nasıl bir çevreye dâhil olmakta olduğumu yeni yeni kavrıyordum.

Sürrealizmin yeşerdiği ve büyüdüğü esas çevreyle yani gerçek Sürrealistlerle tanışmakta idim. Aynı günün akşamı Venosa ailesinden yaşıtlarım olan Celene Venosa ve üvey kızkardeşi Amanda Brault ile beraber Viyana’nın meşhur gece klüplerine gittik.

Bu tanışıklıklar bundan tam 1 sene sonra yani 2013 yılında tam da Gezi Direnişi’nin ateşi yeni yeni sönmeye başladığında bir başka davet almam ile zincirleme olarak arka arkaya gelişmeye devam etti. Bu defa İsviçre’de Oscar ödüllü efsanevi Sürrealist sanatçı HR Giger’ın Gruyeres Şatosunda bulunan Müzesinin 15.Kuruluş yıldönümü kutlamalarına davet edilmiştim.

Bir his bana bu daveti kaçırmamam gerektiğini söylüyordu. Fakat tam 1 sene evvel 3 haftalık Viyana seyahatimde ekonomik olarak göçmüştüm. Bunun üzerine Giger müzesine gidebilmek için bankadan epeyce yüklü bir borcun altına girerek oraya 2 haftalığına gidebilecek şartları yarattım.

Giger Müzesi, İsviçre’nin Alman kantonunda Ortaçağ’dan kalma bir dağ kasabasında bir Ortaçağ şatosunun surları etrafına inşa edilmiş olan ufak bir kasabaydı.

Gruyeres kasabası, meşhur Gravyer Peynirlerinin ilk çıktığı yerdi. Adını da buradan alıyordu.

Müze kutlamaları başlamadan tam 1 gün evvel giderek herhangi bir gecikme durumunu önlemek istemiştim. İsabetli bir karar verdiğimi, otobüslerin ve tren yolunun bile sonlandığı, oraya gidebilmek için dolmuşlar ve taksi dahil tam 5 vasıta değiştirmek zorunda kaldığımda fark etmiştim.

Akşam saatlerinde kasabaya nihayet vardığımda kaldığım otelin, aynı zamanda Giger ve dostlarının en sık tercih ettiği otel olduğunu, içeride ünlü Black Metal grubu Celtic Frost grubunun kurucusu ve Giger’ın asistanı Tom “Warrior” Gabriel Fischer ve arkadaşlarını beraber yemek yerlerken gördüğümde anlamıştım.

Bir Metal tanrısıyla tanışmak enteresan bir histi ve aynı zamanda ertesi gün beni nelerin beklediğine dair bir işaretti. Kutlamalar sönük ve sıradan olmayacaktı, Tom Warrior’un orada olması demek, Giger’ında orada olması olasılığını epeyce arttırıyordu.

Ertesi sabah otelin girişindeki cafede otururken ve zamanın yaklaşmasını beklerken, arkamdan “Can, Can, Glad that you are here bro” diye bir ses duyduğumda bu kişinin New York’tan dostum olan ve Celebrity Fotoğrafçısı olan Derek Storm olduğunu görünce hemen masaları birleştirdik. Beraber sohbet ederek 2 bira içtik. Beni oteline davet etti, daha zaman vardı, onun Gruyeres kasabasının çıkışından az ileride bulunan otelinin odasına geçtik.

Bana Giger’ın son sağlık durumundan bahsetti. Giger’ın sağlık durumu iyi değildi. Yakın zamanda Brain Stroke (Beyin Felci) geçirdiğinden dengesini kaybetmiş, vücut hareketlerinde ciddi kısıtlamalar yaşıyor ve yürümekte bile zorlanıyordu. Bugün kutlamalara gelebileceğinden dahi şüphelenenler vardı. Bunları Derek’ten dinlediğimde belki de Giger ile tanışamama olasılığım olduğunu fark ettim. Bana Giger ile daha önce birlikte çekilmiş fotoğraflarını gösterdi. Giger hakkında piyasada bulunan kitaplarda anlatılmayan yakın dostlarından bazılarını tanıttı.

Daha sonra saat yaklaştığında beraberce Müzeye doğru gittik.

Hınca hınç kalabalık, İsviçre’nin -hatta Dünyanın dört bir tarafından kasabadaki müzeye akın etmişti. Alien filmlerinin fanları, çeşitli Fanzine grupları, Hells Angels Chopper grubu üyeleri, Metal müzisyenleri, Giger’ın dostu ve hayranı olan genç Sürrealist sanatçılar, Giger’ın yakın dostları yani dünyanın dört bir yanından böylesi bir kalabalığı belki de 10 sene uğraşsanız bir araya getiremezdiniz.

Çok geçmeden omuzuma Derek dokunarak “Can, look ! He is arrived !” şeklinde bana seslenince Jaguar’ıyla Giger’ın geldiğini gördüğümde ufak ağzım yine açık kalmıştı.

Giger ve eşi Carmen Hanım beraberce arabadan çıktılar.

Giger gerçekten de yürüyemiyordu.

Daha sonra benim onun sağlığının durumuna üzülerek etkilenmem, Carmen Hanım’a bir telefon gelmesi ve Giger’ın 9ierimi görünce çok etkilenmesi ve aniden bir kolumu yakalayarak “Come with me” demesi, beraberce müzesinin üst katındaki balkona ilerlememiz ve balkonda kalabalığa benim resmimi göstermesi, ben ağzım açık bakarken, bana dönerek aksak İngilizcesiyle “Bu resmi kolleksiyonuma katmak istiyorum” demesi, ben yine ağzım açık bakarken, yine kolumdan yakalayıp, etraftaki kalabalıktan bir kişiye, “Take some picture of us” demesi ve kendimi bir anda elinde eserimi kameralara gösteren Giger ile yan yana fotoğrafımızın çekilmesi ve sonra balkonda uzun süre sohbet ettikten sonra “Can, please come to my office here, we can talk more” diyerek ofisinde Carmen hanımla ve müzenin yöneticileriyle beraber Giger ile birlikte bira içerek 2 saat boyunca sohbet etmeye devam etmemiz yine zincirleme şekilde gelişen olaylardı.

Masada Giger dâhil herkes Türkiye’den, İstanbul’dan bir Sürrealist sanatçının yetişmiş olmasıyla çok ilgileniyor ve birçok sorular soruyorlardı.

Daha sonra Müzenin girişindeki meşhur Giger Bar’da Giger’ın öğrencisi olan ve kendi kanıyla resim yapan, “Kan Sanatçısı” lapaklı Amerikalı Sürrealist Vincent Castiglia ve arkadaşlarıyla beraber bir şeyler içip sohbet ederken bir başka haber geldi ve Giger’ın kitaplarını imzalamaya başladığını haber aldık.

Müzeden gün içinde aldığım, Necronomicon gibi Türkiye’de hiç bulunamayan kitaplarından bir tanesini yanıma alarak Giger’a iki kitabımı imzalatırken meğerse o anların kameraya çekildiğini ve bundan tam bir sene sonra Giger hakkında yayınlanacak son Uluslararası belgesel olan Dark Star – HR Giger’s World adlı belgesele ekleneceğini öğrendiğimde yine büyük bir sürpriz yaşadım.

Bu zincirleme gelişen olaylar benim Türkiye’de tıkanmış olan sanatsal kariyerime büyük bir ivme kazandırdı ve hem Viyana’daki Profesör Fuchs’un çevresi, hem de İsviçre’de Giger’ın çevresi bana bu gelişmelerden sonra kol kanat germeye devam ederek beni Avrupa ve Amerika’daki uluslararası Sürrealist sergilere dâhil etmeye başladılar. Eserlerim İsviçre’nin ve Avusturya’nın şatolarında, New York’daki bazı Sürrealist galerilerde, Viyana’da bazı sürrealist galerilerde arka arkaya düzenli olarak sergilenmeye başladı, Portekiz gibi birçok Avrupa ülkesinde düzenlenen Sürrealist sergilere aralarındaki yegâne Türk sürrealist sanatçı olarak katıldım, “International Surrealism Now” gibi Uluslararası sürrealist sergilerde eserlerim idollerim olan Ernst Fuchs ve HR Giger’ın eserleriyle yan yana sergilenmeye başladı.

“Deviantly Surreal Magazine” gibi önemli bir Sürrealist sanat dergisinin 4.cü sayısına eserlerim ile dâhil edilerek konu edildim.

HR Giger ve Fuchs’u her ikisini birden tanıyabilmiş ve onların her ikisinin de desteğini alabilmiş yegâne Türk sanatçı olarak Avrupa ve Amerika’daki sürrealist çevreler artık beni tanıyor, biliyor, hatta saygı gösteriyorlardı.

Türkiye’de geçmişte üst üste ödüller topladığım halde uzun süre boyunca birçok galeri tarafından ülkemde yok sayılmama rağmen yurtdışında Sürrealizmi kuran, büyütüp yeşerten ve günümüzde hala sürdüren maestro klasmanındaki büyük sanatçıların bana kol kanat germesi, saygı duyarak destek olması ve aralarına kabul etmeleri hem kendi adıma çok gurur vericiydi, hem şevk vericiydi, hem de ülkem adına ibretlik bir hüzün hikayesiydi.

Şu anda halen sanatsal tarzımdan ödün vermeden ve hayattayken hem Giger’a hem de Profesör Fuchs’a “Türkiye’de sürrealizmi yayacağıma dair” verdiğim sözü tutmak için yerelde tam 25 senedir, Uluslararası boyutta da tam 10 senedir olanca gücümle çabalamaya devam ediyorum.

– Resme yansıtılan her türlü duyguda görülüyor ki dünyada var olmuş ve olacak her şey sanki bir chain system gibi veya bir eşgüdüm gibi boyadan geleceğe akıyor. Size göre renk seçimleri insanları etkiliyor mu? Yin yang felsefesindeki gibi mi oluyor; beyazın içinde siyah, siyahın içinde beyaz; iyilik veren sanat kötülükleri de mi anlatmalı dünyaya? Yaşanacak bir düzen kalmayacak gibi yaşanan pandemik günlerde sanat ne kadar iyileştirebilir? Sizin bakış açınızdan nasıl görünüyor son zamanlar?

C.E.: Yaptığım eserlerde genellikle Hocam Giger’ın mantığını kullanıyorum.

Yani izleyicinin eserlerimde kendi bilinçaltındaki en karanlık ve vahşi doğasıyla yüz yüze gelerek bundan olumlu anlamda bir dersler çıkarması ve pozitif anlamda bir dönüşüm, bir aydınlanma yaşayarak doğruyu bulmasına yardımcı olabilmek için eserlerimde karanlık figürler, tekinsiz ortamlar ve daha akademik bir dille “Post-Apokaliptik” ve “Distopik” ortamlar kullanıyorum.

Enteresan bir şekilde gerçekten de hem ülkece, hem de Dünyaca oldukça Distopik bir ortamdan geçiyoruz. Adeta 1970’li ve 80’li yıllardaki kült Bilimkurgu filmlerinde anlatılanları canlı canlı birebir yaşıyoruz.

Dünya genelinde hükümetler gitgide daha çok popülarizmi kullanıyor, ikiyüzlü ve vaatlerini tutmayan, halkı sömüren, sadece kendi menfaatlerini düşünen politikacılara prim veriliyor.

Covid19 gibi doğal ortamdamı evrildiği, yoksa birtakım laboratuvarlarda önceden mi üretildiği belli bile olmayan birtakım “Süper Virüsler” gerekçe gösterilerek dünya genelinde hükümetler gitgide daha çok otoriterleşiyor ve daha çok aşırı güvenlikçi politikalar ile halk kitlelerinin Fransız Devriminden günümüze değin ağır bedeller ödeyerek kazandığı haklar ve özgürlükler bir Virüs vasıtasıyla tek tek geri alınıyor.

Ben şahsen bu Virüs gerekçesiyle elimizden alınan bu özgürlüklerin bir daha kolay kolay geri verilebileceğini zannetmiyorum.

Bütün bunların düzelmesi için dürüst, samimi, sözüne güvenilir ve prensip sahibi idealist politikacıların tekrar siyaset sahnesinde yer almaya karar vermeleri ile mümkün olabilir sadece.

Bu ortamda doğup büyüyen 6 ve 12 yaş aralığındaki bir çocuğun, arkadaşlarıyla bir araya gelip oyun oynayamaması, özgürce annesi ve babasıyla beraber bir sinemaya gidememesi, ailesiyle beraber dışarda bir restoranda yemek yiyememesi hatta okul arkadaşlarıyla dışarda sosyalleşememesi hatta okuldaki hocalarını dahi tanıyamaması demek, o çocuğun ilerleyen yıllarda karakterini oluşturacak sosyal temellerden yoksun kalarak, asosyalleşmesi, içine kapanması, sosyal becerilerini geliştirememesi, ve çocukluğunu yaşayamaması demektir.

Bu ortamda heba ettiğimiz sadece çocuklarımızdan ibaret de değildir. Örneğin bugün istanbul’un tanınmış Rock barlarından Dorock Bar’ın Nevizade’deki şubesinde içerde geçen seneki tam kapanma sürecinde Sanatsal kariyeri tamamen durduğu için, kapanmada sergi düzenleyemediği veya bir müzisyense konser veremediği için kariyeri durma noktasına gelen, para kazanamaz hale gelerek ekonomik dara düşen, grupları dağılarak intihara sürüklenen 20 ila 30 yaş aralığında kızlı-erkekli tam bir düzine yetenekli ve başarılı genç arkadaşımızın fotoğraflarıyla bezeli bir anma köşesi yapmaya beraberce karar vermemiz ve her bir araya geldiğimizde hüzünle bu kaybettiğimiz arkadaşlarımızın çerçeveli fotoğraflarına bakıp kadeh kaldırarak bir şeyler yudumlamamız bizim için tarifi olmayan bir acıdır.

-Dünyada gelişmiş ülkelerde son zamanlarda nasıl farklı sanat görüşleri takip ediyorsunuz? Sanki sanatçı saklanıyor gibi bir mesafe oldu sosyal medyanın kuvveti ile ve galerilerde gezilip keyif alınan sergilere rağbet azalıyor mu?

C.E.: Iki ayrı bölümden oluşan bu suali biraz detaylı cevaplayacağım.

(A) Kendimi adadığım Sürrealizm (Gerçeküstücülük) akımı kendi içinde farklı ekollere ayrılmaktadır ve her bir ekol birbiriyle kuzen olup, birbirlerine referanslar vermektedirler.

Bunları uzun uzun anlatarak okuyucuyu yormak istemem, fakat özet olarak kendi sanatsal tarzım gereği eserlerim hem orjinal Sürrealizm akımından, hem Hocam Profesör Fuchs’ün Viyana Fantastik-Realizm ekolünden, hem Hocam Hans Ruedi Giger’ın Biomekanik Sanat ekolünden ve bu nedenle kaçınılmaz olarak Bilimkurgu (Science-Fiction) akımından, Dark Art (Karanlık Sanat) akımından ve beraberinde az buçuk Fütürizm akımından beslendiği için bu akımlardaki her bir gelişmeyi an ve an takip halindeyim. Tabii ki bu nedenle bir gözüm ve kulağım sürekli yurtdışındaki sanat camiasına odaklı bir durumda. Tabii ki fark edebileceğiniz gibi Bilimkurgu akımıyla Sci-Fi Edebiyat, Çizgi Roman ve Hollywood film camiasında iç içe olduğundan bir gözüm ve kulağımda oralardaki gelişmeleri takip halinde.

(B) Bu diğer son soru maalesef çok karanlık gerçeklere işaret eden derinlikli cevaplarla yanıtlanabilir ve yanıtı ne yazık ki kısa değil.

Yukarda benim sanat öykümde de aşağı-yukarı fark edilebileceği gibi, ülkemizde sanatçı ne yazık ki, Galerici-Küratör-Kolleksiyoner-Menajer dörtgeninde sömürülmektedir.

Herkes tarafından bilinir ki, ister şan şöhret sahibi olmuş bir sanatçı olsun, ister bir genç sanatçı olsun, ister senelerin tecrübesine sahip olup kıyıda köşede kalmış bir sanatçı olsun, ister yurtdışı sanat camiasında saygı görüp Türk Sanat Camiasında dışlanıyor olsun, bütün sanatçıların eserlerini sergileyebilecekleri yegâne alanlar müzeler ve sanat galerileridir.

Sanat Galerilerinin ana görevi, sanatçıları ve sanatçıların eserleriyle toplumu ve alıcı kitleyi buluşturmaktır.

Sanat Galerilerini yöneten yöneticiler, galeri sahipleri ve bünyesinde çalışan küratörler, mekânlarında eserleri sergilenecek sanatçıyı ve eserlerini, sergi tarihi yaklaşana kadar medya önüne çıkartır, dergi, gazete, her türlü basılı ve dijital medya mecrasında ön plana çıkartır. Bunun amacı, söz konusu sergiye olan ilgiyi arttırmak ve düzenlenecek serginin olası “müşteri” adaylarının kulağına zamanında gitmesini sağlamaktır.  Bu yöntemle sergide sanatçının eserlerini satabilmeyi hedefler, bu satış içinden payına düşen komisyonu alacaktır, böylelikle sanatçı kazanacak, beraberinde galerici de kazanacaktır. Karşılıklı bir “Win Win” durumu vardır. Galerici risk alır, sanatçıya güvenir, onun sanatına yatırım yapar ve karşılığını fazlasıyla alır. Galerici, sanatçıyı bir müşteri olarak görmez, bilakis Galericinin müşterisiyle, Sanatçının müşterisi ortaktır: Koleksiyonerler. Galericinin müşterisi koleksiyonerlerdir, onları düzenlediği sergilere çekmeye çalışır ve işbirliği yaptığı sanatçıların eserlerini onlara satarak kar elde etmeye çabalar.

Bu bahsettiğim tabii ki ideal olanı ve ne yazık ki sadece Batıdaki uluslararası sanat dünyasında karşılaşabileceğimiz ideal örnekler.

Galerici ve Küratör, sanatçıyla savaşmaz, ona mobbing uygulamaz, onun sanatını değiştirmeye çalışmaz, yukarda izah ettiğim gibi onu bir müşteri olarak görmeye çalışmaz, bunlar kendisine ve yaptığı işe güvenmeyen Galerici ve Küratörlerin başvuracağı ve hiç olmaması gereken yanlış yöntemlerdir. Türk Sanat Camiasında gerek çevremden, gerek 20 senelik kişisel profesyonel sanat kariyerimde görüyor, işitiyor ve şahit oluyorum ki, Galericilik ve Küratörlük belirli isimlerin kendi başlarına çalıp kendileri oynadıkları bir oyuna dönüşmüştür.

Düzenledikleri grup sergilerini sanatçıya bir “Yem” olarak kullanan galericiler, bu yem sergilerde sanatçılardan kişi başı 5000/8000 hatta 10.000 TL gibi ön-katılım paraları isteyebilmektedirler.  Bir hevesle bu yemi alan ve eşinden dostundan borç almak suretiyle bu tip grup sergilere katılan genç sanatçılar, sergilenme sürecinde büyük hayal kırıklığı yaşamaktadırlar. Çünkü ne sergilerin ciddi bir duyurusu yapılmış, basılı ve dijital medyada duyuru yapma işi sanatçılara bırakılmış, serginin afişi bile sanatçılara hazırlatılmış olduğunu görerek “oyuna geldiklerini” anladıklarında zaten iş işten geçmiştir. Galeri sahibi ise sanatçılardan on binlerce TL’yi daha işin başında zaten toplayıp cebine atmış, eşi ya da sevgilisiyle güneye bir seyahat için biletlerini henüz sergi açılışında ayarlamıştır. Sergide hiçbir eser satılmamıştır, olsundur, nasıl olsa galericinin kendisi tüm paracıkları “keriz” olarak gördüğü sanatçılardan toplamıştır.

Maalesef Türkiye’de galericilik deyince işte sanatçıları böyle ekonomik açıdan tokatlayan galerici ve küratörlerle dolu bir ortamda, biraz da “işini bilen” kendini pişirmiş sanatçılar da kendi galerilerini açarak ortamda “keriz avına” çıkmaya başlamışlardır.

Ne yazık ki, Türk Sanat camiasında şu an her köşede, A ya da Z galerisi fark etmeksizin keriz avına çıkmış bir başka galeriyi görmek mümkün. Nasılsa parasını önceden sanatçıdan toplayan galericinin, artık riske girerek sanatçının PR’ını yapmak, onu medyada tanıtarak, düzenleyeceği sergilerinde sanatçının eserlerini satarak bu şekilde para kazanma zahmetine  girmedikten sonra, kolay para garantilendikten sonra, A sanatçısının eseri satılmamış, B sanatçısının eseri son anda satıştan pazarlıkla dönmüş umurunda değildir paracıklar önceden sanatçıdan garantilendikten sonra.

Bir galerici, bir küratör yukarıda izah ettiğimiz gibi risk alır ve sanatçıya güvenir onun sanatına yatırım yapar ve karşılığını fazlasıyla alır ve almalıdır da, bu karşılıklı güvene ve “kazan kazan” anlayışına dayalı bir ilişkidir, herkes kazanır, galerici de kazanır sanatçı da kazanır. Ancak, bir sanatçı bir galeriye gelip galericinin ya da onun küratörünün karşısına oturduğunda, sürekli mobbing yiyorsa, sürekli yaptıkları küçük görülüp, alaycı bir tavırla aşağılanıyorsa, yapmış olduğu sanat ukalaca yüksekten bakarak karşısındaki sanatçının kendisine olan güvenini sarsıcı ifadelerle konuşarak, sanatçının kendi sanatına olan inancı kırılmaya çalışılıyorsa, konuşmanın ilerleyen bölümlerinde iş “bak dostum, yaptığın şey Türkiye için çok yeni ve burada tutmaz, sen yaptığın şeyi boş ver, gel sen yaptığını bırak, onun yerine şunu, bunu çiz, böyle böyle resimler yap, bak o zaman sana nasıl seri sergiler açıyoruz” denerek manipülatif tekliflerle sanatçının tarzına müdahale ediliyorsa, burada Galerici ve Küratör haddini aşıyor ve sanatçının mesleğine müdahele ediyor demektir. Bu yaklaşım, yıllarca Türkiye’de kabul gördü, bu tipte yaklaşıma senelerce Türkiye’de eyvallah dendi. Sonuçta bu gün geldiğimiz noktada Türk Sanat camiasında birbirine benzeyen eserlere sahip sanatçılar yaratıldı. Herkes birbirini taklit etti ve nihayetinde Uluslararası Sanat Camiasına açılabilmiş sayılı sayıda sanatçılarımız var, o sanatçılar da bu çarpık sisteme karşı dayanmış sanatçılarımız, bu çarpık sistemden kendini uzak tutmuş sanatçılarımız. Ama olan Güzel Sanatlar Fakültelerinden yeni mezun olup, hayata yeni atılan sanatçılarımıza oldu maalesef. Onlara gittiği her galeri “Bak dostum, yaptığın şeyler adam gibi şeyler değil, gel şöyle yap, böyle yap, sana sergi açalım” dendiğinde sonunda onların şevki kırıldı, ve istediğini yapamayan, kendilerinden isteneni yapan sanatçılara daha doğrusu işçilere dönüştüler.

Oysaki bir Sanatçı, kendisinden istenilenleri değil, içinde yaşadığı toplumda belki de toplumsal kabul sınırları dışında olanı yapar. Kendisini toplumsal kabul sınırlarının dışında tutarak toplumun geleceğine sanatıyla yön verir. Picasso’da bu şekilde parlamıştır Dali’de aynı şekilde parlamıştır. Kendisinden istenilenleri yapan bir Sanatçı, bir Sanatçı değil sadece bir Zanaatkardır.

Bir sanatçının gelir kaynağı ürettiği eserleridir, bunun da yolu daha çok sergiler düzenlemesinden geçer. Sanatçı daha çok sergiler düzenleyecektir ki, eserlerini satın alabilecek müşterilere, alıcılara ve koleksiyonerlere bu düzenlediği sergiler vasıtasıyla ulaşabilsin, böylece sanatını ve hayatını idame ettirebilsin. Ancak tutup da sanatçıyı bir müşteri olarak görmek, ona vergi dayar gibi yüksek sergi katılım ücretlerine boğmak, eserlerinin fiyatlarını ısrarla düşük tutup üzerine de yüksek komisyonlar istemek, sanatçıya “ Ben senin eserlerini satabileceğime inanmıyorum, bunun yerine seni müşterim olarak görüyor ve eserlerini satarak para kazanmak yerine senden koparacağım paralarla kendi kazancımı garantiliyorum, sen ne halt edersen et, galerimin mekanını sana kiralıyorum, parasını da önden alıyorum senden, istersen içerde tango gösterisi düzenle umrumda değil içerde ne yapacağın” demektir.

Bu noktada Küratörlere ayrıca değinmek gerekir. Küratörün görevi sanatçıya ve galericiye müdahele etmek değildir. Küratör, bir bakıma menajer gibidir. Sanatçının ve Galericinin PR işlerini, dijital ve basılı medyaya sunum şekillerini ve sonraki sergilerin kimlerle ve nerelerde olacağına ilişkin programı yönetir. Böylece sanatçı, sadece sanatına odaklanabilecek, geri kalan işleri Küratör organize edecektir. İdeal olanı budur.

Ancak ülkemizde küratörler maalesef bu profesyonel çerçeveyi aşmakta, ve sanatçının mesleğine müdahale ederek, sanatçı yerine kendisi sanatçı olmaya çalışmaktadırlar. Görüştüğü sanatçılara daha ikinci görüşmede, sanatçının eserlerine tıpkı bir hoca gibi not vermeye çalışan küratörler, “şu eserini beğendim, geri kalanları beğenmedim, sen artık şu tarz resimler yap” diyerek sanatçıya kendi işini öğretmeye çalışan ve sanatçı yerine kendisi sanatçı olmaya çalışan küratörler piyasayı doldurmuşlardır. Bu tarz küratörlere verebileceğiniz en iyi cevap “Arkadaşım, şu fırçaları sana hediye ediyorum, al onları yanında evine götür, bir tuval alıp kendi istediğin gibi resimler yapmaya başla” demenizdir.

Karşılaşabileceğiniz en tehlikeli durum ise hem yukarıda izah ettiğim türde müdahaleci bir küratörün, hem de yukarda izah ettiğim türde “keriz avına” çıkmış bir galericinin işbirliği yaptığı bir durumdur. Böylesi bir durumda biliniz ki daha ilk görüşmenizden itibaren hem sanatınız tartışmaya açılacak, ve muhtemelen bu konuda bir müdahaleye uğrayacaksınız, hem de koşulları ve şartları sürekli değişen, içeriği muğlak, ve büyük olasılıkla eser satışı hedeflenmeyen ancak sizden yüklü miktarda para kopartılacak, esas müşteri olarak sizin görüldüğünüz sergilere dahil edileceksiniz demektir.

Öyle galeriler duyuyoruz ki, düzenleyeceği sergilerin PR’ıyla, basılı ve dijital medyada duyurusuyla hiç ilgilenmiyor, Afiş tasarımını ve Facebook’ta etkinlik açma işini bile serginin sanatçısına yaptırıyor, serginin kokteyl masraflarını sanatçısına yıkıyor, kargo temin etme işini bile sanatçısına yıkıyor, hatta sanatçı, galeriyi her ziyarete gittiğinde ona Office Boy muamelesi yapıyor, anlaştığı Küratörü sanatçının karşısına oturtup ona bir öğrenci muamelesi yapıyor, düzenlenecek sergiler için sergi başı sanatçısından minimum 5000 TL katılım payı istiyor, ayrıca üzerine her sergi için sanatçısından 2 eseri bedavaya istiyor. Karşılığında sergisi için ne bir basılı/görsel/dijital haber yapılmıyor, kokteyl sunumu özensiz oluyor ve sanatçı sergi açılışında bile tükenmekte olan kokteyl malzemelerini marketten habire tükendikçe temin etmekle uğraşıyor.

Öyle galericiler var ki, kendisiyle temas eden sanatçının atölyesine gidip, ukalaca tavırlarla onun sanatını küçümseyip tanesi 8000 TL’den hatta 10.000 TL’den satmaya gayret ettiği eserlerinden 5-6 adedini toplamda 500 TL gibi komik bir paraya atölyesinden almaya çalışıyor, karşılığında da “Merak etme, ne zaman sıkışırsan beni ara, el uzatırım” diyerek sanatçıya bir sokak ressamı muamelesi yapıyor. Bu tür oyunlara gelmeyin, vereceğiniz o eserler muhtemelen küflü depolarda çürüyecek ve el altından bir eşe dosta 10.000 TL gibi bir fiyata gidecektir fakat sizin bundan hiç haberiniz olmayacaktır ve bu durum sizin eserlerinizin fiyatını da yükseltmeyecektir.

Bu gibi galerici ve küratörlerle anlaşmak için sanatsal tarzınıza müdahaleye bir kez dahi izin verdiniz mi, artık sizin için geri dönüşü olmayan bir yola girdiniz demektir. Çünkü tarzına müdahaleyi kabul eden sanatçılara, eski tarzına bir kez dahi geri dönmek istediği vakit kapalı kapılar ardında “eski tarzına geri dönersen, sana bir daha sergi düzenlemem” şantajı yapılıyor.

Sanatçısını ekonomik açıdan tokatlayan, onu bir müşteri olarak gören, ona vergi dayar gibi yüksek katılım ücretleri dayayan Galerilerden mi dem vuralım? Yoksa Sanatçısını bir öğrencisi olarak gören ve onun sanatına istediği gibi müdahale etmeyi kendinde hak gören Küratörlerden mi dem vuralım? Hangi konuya değinelim? Neresinden tutulursa elde kalan sorunlardır bu sorunlar.

Sanatçıya saygı batı dünyasında mevcut olan fakat Türkiye’de mevcut olmayan bir olgudur. Çünkü batı dünyası bilir ki sanatçı, çok büyük fedakarlıklarla sanatını devam ve idame ettirir. Maddi ve manevi fedakârlıklar gerektirir sanat kariyerine devam edebilmek, kim bilir hangi fedakarlıklarda bulunulmuştur o eserleri yaparken sanatçı… Belki sevdiği kişi sanatını anlamamıştır, belki sanat kariyerine devam edebilmek için kendisine tam zamanlı bir iş teklifini geri çevirmiştir, daha fazla kazanabileceği yerde, sırf kendi sanatına inandığı için daha az para kazanmayı göze almıştır sanatçı. Sanatçı, mesleğinde edindiği izlenim yeteneği ile  analiz yeteneği ile toplumu analiz edebilir ve yaptığı analizlerden sonra toplumu ileriye taşıyabilecek fikirler ve eserler geliştirebilir. Bu anlamda sanatçılar toplumu eserleriyle ileriye taşır. Bütün bunlar saygı gösterilmeyi gerektiren hususlardır. Hiçbir sanatçı, bir kalantor Galerici tarafından “Office Boy” muamelesi görmeyi, yada burnu havada bir Küratör tarafından “Öğrenci” muamelesi görmeyi hak etmez, bilakis sanatçı olmak, en onurlu mertebeye eşdeğerdir. Atatürk, en güzel ve anlamlı sözlerini sanatçılar için söylemiştir. Atatürk’ün sanatçılar için söylediği tarihe geçmiş bir düzine güzel söz vardır.

İşte uzun uzun tahlil ettiğim bu olumsuz ortamın bir olumsuz sonucu olarak, bu olan bitenleri çevresinden duyan, işiten, hatta birebir şahit olan Sanatçılar doğal olarak ürkerek kendi köşesine çekilmekte, şevkleri kırılmakta, ve bir “Ticari Meta” olarak kullanılmak istemediklerinden, hatta bir ucuz işçi muamelesi görmek istemediklerinden ötürü kaçınılmaz olarak inzivaya çekilmektedirler.

Bu üzücü ortamın değişmesi için sanatçılara güven veren, “Sanatçı Dostu” bir ortamın ivedilikle oluşması gereklidir.

-Resmin yanı sıra sanatı besleyen diğer uğraşlarınız nelerdir? Evrensel sanat boyutunda dünya ne kadar büyük sizce? Bence hayaller ile başlayan, eğitim ile devam eden ve teknik ile son bulan sanat ve eser kimilerine göre emeğe saygının az olduğu bir hazır döngüde unutuluyor ve çabuklaştırılarak keyfini çıkartmak isteyen sanatseverleri adeta denizin dibindeki o ağırlıkta boğuyor. Umarım sanatçı gereken yeniçağda yerini tekrar yineleyerek bulur.

C.E.: Bir önceki sualinizin ilk bölümünde kısaca çerçevesini çizdiğim gibi, günümüzde sanat özellikle yurtdışında global anlamda Hollywood film sektörü, Çizgi Roman sektörü, özellikle Rock Müzik sektörü ve Edebiyat camiasıyla iç içe bir halde. Özellikle Fantastik ve Bilimkurgu dallarındaki film ve roman evrenleriyle olan ve devamlılık ihtiva eden dirsek teması bu birlikteliğin en belirgin bir sonucu.

Hocam Giger’ın Alien film evrenine, Dune film evrenine Poltergeist film evrenine, Species film evrenine ve hatta Predator ve Matrix film evrenine olan doğrudan ve dolaylı katkıları, Celtic Frost, Hellhammer, Triumph of Death, Triptykon, Korn gibi Metal gruplarına albüm kapakları yapması, Emerson, Lake&Palmer gibi 70’lerin efsane Rock gruplarına veya Blondie gibi 80’lerin kült Synthwave gruplarına albüm kapağı ve video klipler yapması bir Sanatçının nasıl başka sektörlere ciddi anlamda el atabildiği ve sanatını farklı farklı sanat dallarının değişik bileşenleriyle pekiştirebildiği konusunda ideal bir örnek.

Benzer bir örneği Lord of The Rings (Yüzüklerin Efendisi) film evreninde meşhur İngiliz Fantastik Sanatçı John Howe ile görmekteyiz.

Hatta üçüncü bir benzer örneği de Conan The Cimmerian (Kimmeryalı Barbar Conan) film evreninde meşhur Fantastik sanatçı Frank Frazetta ile görmekteyiz.

Tabii ki bende aynı ekolde ilerleyen bir sanatçı olarak üstatlarım gibi hem Rock ve Metal camiası, hem de Hollywood film efektleri camiasını sürekli takip halindeyim ve hatta yer yer dirsek teması içindeyim.

Tabii ki kaçınılmaz olarak Practical Film Efektleri (Pratik Film Efektleri), Matte Painting (Sahne efektleri ressamlığı), Dijital 3 boyutlu (3D) modelaj ve dijital heykeltıraşlık, Klasik Heykeltıraşlık, Görsel Efektler (Visual Effects) gibi dallarda yan mesleklerle de uğraşıyorum.

-Sanatçı olmanın en değerli olduğu yer neresidir? Duyguları, ülkesi, ailesi, atölyesi ve bilumum doğal ortamlar bu hızda kayboluyor mu? Yoksa asıl değerini bilenler mi çoğalıyor?

C.E.: Maalesef Sanata en çok değer verilen ülkeler Amerika, Kanada, Avrupa, İngiltere ve Avustralya, hatta şu anda Avrupa Birliği üyesi olmayan Balkan ülkeleri bile “Sanatçıya ve Sanata değer vermek” anlamında bizden fersah fersah ileri durumdalar.

Yukarda bir önceki soruda örneklerini detaylı verdiğim gibi, film sektöründe ve müzik sektöründe bu ülkelerde var olan iç içelik, Sanatçıyı devamlı olarak gündemde tutabiliyor ve böylece Sanatçı, sergi açmak ve galeri ortamları dışında da sanatını özellikle genç kuşaklara global ölçekte duyurma fırsatı buluyor. Bu imkânlar hem genç sanatçıları, hem de kariyerinde tecrübe kazanan sanatçılara şevk ve heyecan veriyor.

Maalesef önceki suallerde detaylı olarak tasvir ettiğim ülkemizde mevcut olan ve sanatçıları sömüren, ve onları “Ticari bir Meta” olarak gören mevcut düzen ise ülkemizde sanatçının kendini koruma duygusuyla inzivaya çekilmesine sebep oluyor.

Bu ortamın düzelmesi için sanatçılara güven veren ve icra ettikleri sanata değer verilen bir ortamda yaşadıklarını hissedebilmeleri daha doğrusu bu şekilde hissedebildikleri bir ortamın oluşması gerekli.

-Bugünden sonra yapmak istediklerinizden sanat adına ne kadarını gerçekleştirecek enerjiniz var? İnsanlar yoruldu ve değer yargıları değişti. Para kazanmak çok zor hale geldi. Sanat maddi değer olmaksızın sizi nerelere götürüyor?

C.E.: Bu güzel bir kişisel bir sual, 2000 sonrası doğup arkamızdan kendini yetiştirmekte olan kuşağa ve genç sanatçılara örnek olabilmesi açısından gerekli bir sual.

25 senelik profesyonel kariyerime dönüp baktığımda, hem erkenden gelen başarılara ulaşmış, hem sonrasında çeşitli engellemelerle karşılaşmış, hem de akabinde biraz şans, hem epeyce bir gayret ve çaba ile ve de büyük bir azim ile yurtdışında kendi fırsatını kendisi yaratarak, önüne konan tüm engelleri teker teker aşabilmiş bir sanatçı olarak, geldiğim düşünceler şu şekilde;

Şahsen sanat alanındaki ana ilham kaynaklarımla tanışabilmiş, idollerimle tanışıp onların desteğini alabilmiş olmak ve onların “Öğrencisi” olarak global anlamda nam salmak bana güç ve cesaret veriyor.

Zamanında onlara “Türkiye’de Sürrealizm’i yayacağıma” dair verdiğim söz, önümdeki çeşitli engellere karşı sınırsız bir dayanma gücü ve azim veriyor.

Tabii ki bu olayın sadece manevi motivasyon tarafı.

Birde işin ekonomik tarafı var. Bu da geride bıraktığımız seneye kadar (2021) beni en çok zorlayan husustu.

Zira bildiğiniz gibi ülkece çok ciddi bir yönetilememe ve derin bir ekonomik krizin içinden geçiyoruz.

Yaşımdan ötürü (1981 doğumluyum), şahsen böyle bir krizi ne 1980’lerdeki çocukluğumda gördüm, ne 1990’lardaki teenage yıllarımda gördüm, nede 2000’lerin başındaki 30’lu yaşlarımda gördüm.

Böyle bir ortamda özellikle de bir sanatçı, artık yan bir meslek olmadan hayatta kalması mümkün değildir.

Sanat bir meslekten sayılmadığı için pek çok sanatçı bugün bir emekli maaşına dahi sahip değildir.

Kırtasiye ürünlerinin çoğunun da ithal olması kullanmaya ve temin etmeye mecbur olduğumuz sanatsal malzemelerin fiyatının dövize endeksli olması bu ürünlerin özellikle bir sanatçı tarafından “satın alınabilir” fiyatta olmalarına imkân vermiyor maalesef.

Dolayısıyla, bu ortamda geçtiğimiz seneyi sanatsal üretimimi mecburen yavaşlatarak, hatta yer yer duraklatarak, gelecek hakkında acil planlar yapmakla meşguldüm.

Ve mutlulukla belirtebilirim ki, sanatımı devam ettirebileceğim bir sistem nihayet buldum ve bunu yılbaşında herhangi bir aksaklık olmadan hayata geçirebildim.

Şimdi geleceğe nispeten biraz daha güvenle bakabiliyor ve en azından bir “Can Simidim” olduğunu biliyorum.

Bu tablo içinde de daha şevkle, daha güvenle ve daha dirayetle sanatımdan ödün vermeden devam edebileceğim.

Ama biliyorum ki pek çok genç arkadaşım benimle aynı şansa sahip değil ve ciddi bir ekonomik çıkmaz içinde bu ortamda artık sanat kariyerlerini bile sonlandırmaya ve hatta Dorock Rock Barda düzenlediğimiz o köşede yer alan sevgili arkadaşlarımızın acı kaderini paylaşıyorlar.

Bu nedenle genç arkadaşlarıma tavsiyem, sanatsal tarzlarından mecburi ödün vermemek için sevdikleri bir hobilerini yan mesleğe dönüştürmeleri ve kendilerine bir gelir kaynağı yaratmalarıdır. Böylece sanatlarını da aksatmadan sürdürebileceklerdir.

-Çocukluğunuzdan beri ilgi alanlarınızda yaşayan sanat dalları şimdiden sonra nasıl bir değişiklik gösterecek? Neler yaptınız ve daha neler yapacaksınız? Zaman size göre nasıl işlemekte?

C.E.: Benim bir diğer şansım, annemin bir sanatçı olmasıydı ve 4 yaşımdan itibaren bana çizim yapma aşkını, resim yapma aşkını, sanat aşkını çocukluğumdan itibaren aşılamasıydı.

O resim yaparken izlerdim, hatta o resim yapmaya başladığında bende kendimce resimler yapmaya çalışır, ona eşlik ederdim.

Annem bana resimlerimde özgür olmamı, ne istersem onu resmetmemi sağlar ve beni katiyen sınırlamazdı.

Böylece çocukluğumdan itibaren izlediğim çizgi filmlerin ve okuduğum çizgi romanlarında etkisiyle zaten bir bakıma bilimkurgu, fantastik ve fütürist ekollere yakın bir gelişim sürdürmüştüm. Güzel bir rastlantıdır ki günümüzde de bir bakıma hala çocukken ne yapıyorsam günümüzde de sanat alanında aynı şeyleri yapmaya devam ediyorum.

“Çocukken neysem, yetişkinliğimde de oyum” diyebilirim.

Ve bu çok güzel bir duygu.

Gelecekte Sanat, Hollywood film sektörüyle, Müzik sektörüyle, Rock gruplarıyla, ve çizgi roman sektörüyle, edebiyat sektörüyle ve hatta bilgisayar oyunları (Video oyunları) sektörüyle iç içe olmaya devam edecek, ve hatta aralarındaki sınırlar neredeyse kalkarak tamamen homojenleşecek.

Bu gelişmeleri doğru okuyabilen genç sanatçılar, yereli aşarak dünya çapında işler yapmaya ve global ölçekte isimlerini duyurmaya başlayacaklar.

Gelecek yılların Mottosu (sloganı): “Yerelde kalmamak ve global ölçeğe açılabilmek”

Ve umarım ülkemizi yönetenler, ve Patron koltuğunda oturanlar, bu tabloyu doğru şekilde okuyabilirler, ve genç sanatçılara engel olmak yerine, Statükoyu devam ettirmek yerine biraz Vizyon sahibi olarak geleceğe, yani genç sanatçılara yatırım yaparak ülkemiz sanatının yereli aşarak global ölçeğe açılmasını sağlarlar.

Bu tabloyu gençlerimiz görüyor ve ne yazık ki ülkemizin kendilerine destek değil, adeta köstek olduğunu görerek hayal kırıklıkları ile ülkelerine dair duydukları güven zedeleniyor.

Vizyon sahibi olmak, yöneticiler ve karar vericiler için çok önemli bir konu.

  • Sosyete Art’a katıldığınız için teşekkürler. Hem temsilcimiz oldunuz hem de sanatçımız. Sanatseverlere yine keyifli okumalar sağlamak için tekrar görüşmek üzere…

Sevgilerimle ve Saygılarımla

CAN EMED: Bu güzel ve derinlikli röportaj için çok teşekkür ediyorum.

Sosyete Art ailesi gibi yenilikçi ve vizyonlu bir aileye katılmak çok güzel.

Comments

  • Çok bilgilendici bir röportaj olmuş, teşekkürler ve tebrikler.

    Gülçin Çolak Ocak 8, 2022 9:38 am Cevapla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Manşet Haberler ...