İPEK BÜYÜKAKIN IŞIN: ”Bir şeylerin yoktan var edilebildiğini gördüm.”

İpek Büyükakın Işın, Oyuncu / El İşi Sanatçısı / Yazar

1) Maestro Bistro’ya hoş geldiniz. Sizi kısaca yakından tanıyabilir miyiz?

1989’da İzmir’de doğdum. Oldukça renkli ve eğlenceli bir çocukluk geçirdim. Ailemde çalıp söyleyen, boyayan, yazıp çizen, film çeken kısaca sanatın pek çok dalında işler üreten insanlar vardı. Bu durum, bir çocuk olarak gelişimimi pozitif yönde etkilemişti. Kendi çekirdek ailemde, özellikle el sanatlarına dair ayrı bir üretken taraf vardır. Bir şeylerin yoktan var edilebildiğini gördüm. Bu müthiş bir şeydi! Kısacası; bir şey hayal edip, onu ortaya çıkarma peşindeydim hep. Sonrasında Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro bölümüne girdim. Çeşitli tiyatro oyunlarında, reklamlarda, sinema filminde ve tv dizilerinde rol aldım. Oyunculuğun yanı sıra seslendirme de yapıyorum ve el sanatlarına dair işler üretiyorum. Tabi yaşadığım yer de bir şeyler üretmeye oldukça müsait, sessiz sakin ve ilhamla dolu. Heybeliada’da eşimle birlikte mütevazi bir hayatımız var. Kendimize bir sürü kedinin olduğu bir evren yarattık. 

Onların ihtiyaçlarıyla ilgileniyoruz. Kendi ekmeğimizi kendimiz yapıyoruz, ekip biçiyoruz. Doğanın içinde hayvanları gözlemliyorum. Onlarla iletişim kuruyorum ve onları resmediyorum. Yani ‘’Cottagecore’’ dediğimiz bir yaşam stilini benimsemiş durumdayım şu anda.

2) Oyunculuk, beraberinde fiziksel yorgunluk getiriyor, sürekli sahnede veya setlerde koştururken bir yandan da el işi alanında üretken ve yaratıcısınız. Zamanı ve enerjinizi nasıl ayarlayabiliyorsunuz?

Ben biraz asosyal bir insanım. Dışarıdaki işim bittiğinde oyalanmadan eve dönerim. Dış dünyanın hoyratlığı ile mücadele etmektense, bir şeyler üreterek kendi iç dünyamda eğlenmek daha cazip geliyor. Bir de yaratıcı insanlarda gözlemlediğim ortak bir özellik var; içlerinde bir fikir yeşermeye başladığında sakin kalamamaları… Yani, bir şey üretme isteği ya da bir fikir kendi zamanı ve motivasyonuyla birlikte geliyor. Çok yorgun, bitik halde olmanız bunun önünde bir engel değil. O içinizde yanan bir ateş. Ortaya çıkarmaktan başka bir seçeneğiniz yok.

3) Bifrost Bridge, arkasında hiçbir kurumun desteği olmadan kısa sürede Amerika ve Avrupa’da müşterilerin ilgi odağı olmayı başardı. Markanızın oluşum ve gelişim sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?  

Bu yola annemle birlikte çıktık. Başlarda ben organik keten kumaşlara hayvan nakışları işliyordum. Annem de onları çantalara dönüştürüyordu. Etsy’de bir dükkan açtık. Kısa bir zaman sonra ABD’den ilk siparişimizi aldığımızda çok sevindik. Fakat ikimizin de ortak sevinci maddi gelir elde etmiş olmaktan ziyade, ürettiğimiz bir şeyin okyanus aşırı bir yerde, birisinin görüp beğenmiş olmasıydı. Global bir pazar yeri olan Etsy, el sanatları konusunda rekabetin çok yüksek olduğu bir yer. İnsanlar binlerce dükkan içinde fark edilebilmek için hayal güçlerinin sınırlarını zorluyorlar. Bozuk saat parçalarından hayvan heykelleri yapanlardan tutun, “Tiny Art” sanatçılarına, kostüm tasarımcılarından kukla sanatçılarına ya da çılgın marangoz ustalarına kadar bir yığın delinin kol gezdiği bir kara delik. Bu başlangıçta bizim için şaşırtıcı bir şeydi. Çanta ile başlayan bu yolculuk sonrasında elbise, şapka, eldiven ve hatta antika altın madalyonların içine yerleştirilen minyatür resimler olarak daha da çeşitlendi. Sonrasında babam da bize katıldı ve minyatür resim siparişleri gelmeye başladı. Ruhunuzla yaptığınız her şey özgündür ve türünün tek örneğidir. İşte bu bakış açısı tam da Etsy müşteri kitlesinin aradığı şeydi. Orası nadide parçalar arayanların uğrak yeridir. Çünkü tasarım ürünler temel ihtiyaç değildir, aslında lüks tüketimdir. İnsanlar bir obje satın alırken, o üründen ziyade, onun arkasındaki zekaya ve yeteneğe para öderler. Zaten mantıken bir insan kendi ülkesinden de bulabileceği bir şeyi neden yurtdışından sipariş etsin ki? Tercih edilmek için farklı olmalısınız. Daha önce denenmemişi denemelisiniz. Ben de bugüne kadar ne yaptıysam safça, kendim gibi ve çocuksu hislerle yapmaya çalıştım. Fark edilmenin yolu, başkasını kopyalamak değil, kendi hikayeni anlatmak. Sonuçta ben bir tüccar değilim, hikaye anlatıcısıyım. Daha yolun çok başındayız. Şunu da biliyorum; büyümek zaman alır.

4) Sizin çok yönlü kimliğinize yazarlık da dahil. Hattâ Bifrost Bridge ürünlerinde yer alan figürler, sadece çizgi karakterlerden ibaret değiller; onların da birer hikâyesi var. Biraz bize bu yönünüzden bahsedebilir misiniz?

Yazmak bana inanılmaz keyif veren bir eylem. Daha önce de bahsettiğim gibi, ortaya çıkardığınız şey her ne olursa olsun muhakkak bir hikayesi olmalı. Çünkü hikayeler kendimiz dışımızdaki bir şeyle canlı/cansız fark etmeksizin duygusal bağ kurmamızı sağlıyor. Bizim insani yönlerimizi ortaya çıkarıyor. Ve hayattaki her şey bir hikaye anlatma aracı olabilir. Bir keresinde insan gibi giyinmiş bir tilki figürü nakışlamıştım. Karakterin adı: Mösyö Francois Foxy idi. Elinde bastonuyla tren bekleyen aksi, ihtiyar bir tilki. İç cebindeki saatine bakıp duruyor kataraktlı gözleriyle. Rakamları seçemiyor, ki saat de durmuş zaten. Tren de gelmiyor bir türlü. Ve aslında öyle bir tren seferi de yokmuş. Tam bir umutsuz vaka yani. Boşa bekliyor. Ama bekliyor yine de… Bunun bir hikayesini yazmıştım. Sonra Teksas’lı bir müşteri aldı onu. Beklediği tren gelmedi ama bizim Mösyö Foxy Teksas’a gitti. Böyle umutsuz durumların hüznünden çok besleniyorum. Yarattığım karakterlerin genelde bir kanadı hep kırıktır, biraz burukturlar. Fakat bunu dramatize etmekten ziyade mizahi bir dil kullanarak anlatmayı tercih ediyorum. Ters köşeyi seviyorum. 

5) İleriye dönük projeleriniz neler?

Uzun zamandır yazmakta olduğum, bazen ara verip tekrar başına oturduğum bir öykü kitabı projem var. Bunu hayata geçirmeyi çok istiyorum. Hatta bu kitabı karakter çizimleriyle birlikte çıkarabilirsem çok mutlu olacağım. 

6) Kendinize örnek aldığınız sanatçılar kimler?

Daniil Kharms, Gustav Klimt, Louis Wain, Loreena Mckennitt, Charlie Chaplin, Samuel Beckett, Özkan Uğur, Andy Kaufman, James Thierree, Taner Alakuş, Lorraine Loots. 

7) Sizi çok etkileyen, unutamadığınız bir sahne anınız var mı?

Bir keresinde bir clown atölyesine katılmıştım. Çalışma, içimizdeki “Clown”ı  ortaya çıkarmaya yönelikti. Bir çok clown (Palyaço) çeşidi varmış ve herkesin bir alt kimlik gibi sahip olduğu clown farklıymış. O gün buradaki sahne deneyiminden çok etkilenmiştim. Sahneye çıkıp yaptıklarımdan sonra eğitmen bana “Black Clown” olduğumu söylemişti. Yani kendi kendini eğlendiren palyaço. Seyirciler umurunda değil, kendini eğlendiriyor sadece. Kendisi eğlendiği için başkaları da eğleniyor. Sonra bu felsefeyi çok benimsedim. Bir şeyler üretirken başkasını hoşnut etme kaygısı insanın içindeki potansiyeli çürütüyor. Özgür ve kaygısız olduğumuzda özgün işler ortaya çıkıyor. Bu nedenle kimseye kendimi beğendirme kaygısı taşımıyorum. Böylece inanmadığım bir şeyin iç huzursuzluğuyla uyumuyorum geceleri. Tabi bu felsefeye bu kadar sarılmaya devam edersem muhtemelen bir süre sonra aç kalacağım, ama onu da o zaman düşünürüm. 

8) Sizi etkileyen, hayatınızda düstur edindiğiniz bir söz, bir felsefe var mı?

Çok var. Ama şimdi Âşık Hüdai’nin bir dizesi geldi aklıma: “Sevda sahrasında mecnun değil isen, ne Leyla’yı çağır ne çölü incit…”  Bir şeyi hakkıyla yapamayacaksan, yoluna git kardeşim der gibi. Yaşadığımız tüketim çağı, hazıra bu kadar alışmamız, bir şeyleri kolayca elde edip çabucak sıkılıyor olmamız, emeğin, özverinin ikinci plana atılması beni üzüyor. Tabi herkesin çölünün şartları farklı, herkesin Leyla’sı da farklı. Ama mecnun aynı. Eğer bir işe soyunduysa insan ve bu konuda aşka düştüğünü iddia ediyorsa hakkını vermeli. Enerjisiyle, kendisine yaptığı yatırımlarla ve harcadığı zamanla, o işi yaparken kendisini bile unutacak kafaya ulaşmalı. Dürüst olmalı önce, kolay yoldan köşeyi dönme peşinde olmamalı. Böyle olmayacaksa gerçekten kendi yoluna gitmeli. Leyla’yı da, çölü de incitmemeli. 

9) Oyunculuk, yazarlık ve  el işi sanatlarına ilgi duyan gençler için tavsiyeleriniz nelerdir?

Bu soruya şöyle bir örnekle cevap vereyim: Dünyada on binlerce üretilmiş, el yapımı seramik kupa var. Ve sen de bir seramik kupa yapmak için kollarını sıvadın. Bu noktada kendine şunu sormalısın: benim kupamı dünyadaki on binlerce diğer seramik kupadan ayıracak olan o biricik özellik nedir? Benim cevabım şu olurdu; onu yapan kişinin yorumudur, ustasının ona kendisinden ne kattığıdır. Bu bestelenmiş bir eser, yazılmış bir öykü, boyanmış bir tuval ya da bir sahne performansı da olabilir. Her şey yazıldı, çizildi, söylendi zaten. Ama ben senin yorumunu merak ediyorum. Çünkü seni merak ediyorum. Ancak o zaman senin dünyana yolculuk edebilirim. Bana bunu öyle bir anlat ki, zihnimde yeni düşünceler uyansın. Sanat dalları farklı disiplinlere ayrılsa da, özünde hepsi aynı kapıya çıkıyor. Bir Rönesans sanatçısı gibi sanatın her dalına ilgi duymalı, elinden gelmiyorsa bile en azından takip etmeli insan. Elbette dünyayı da takip etmeli ve farklı bakış açıları edinmeli. Bir diğer önerim ise; doğaya bakmak ve doğadan kopmamak. Göz baktıkça, gördükçe açılan bir şey. Estetik zeka doğaya baktıkça gelişiyor ve en büyük ilham da orada zaten.

Fix Menü Sorular: 

1) Hayatınızı değiştiren, çok etkilendiğiniz bir sanat eseri var mı?

Van Gogh ‘un ‘’Almond Blossom’’ eseri çok içimi açıyor. Benim de bahçemde bir badem ağacı var. Bütün kış baharı bekliyorum açsın da hayallere dalayım diye. Benim için umudum simgesi. 

2) Hayatınızı değiştiren, çok etkilendiğiniz bir “kahramanınız” var mı?

Hayvanlar benim kahramanım, kedisinden kertenkelesine kadar. Onlarsız bir yaşam düşünemiyorum. Ruhumu da, hayatımı da her zaman etkiliyorlar.

3) Bir film veya roman karakteri olsaydınız hangisi olurdunuz?

Bu soruya benim değil de çevremdeki insanların cevap vermesi daha adil olur.


4) Nerede yaşamak istersiniz?

Kuzey avrupa köy hayatına çok özeniyorum. Bunun dışında Floransa da fena olmazdı. Ama insan kendi içindeki kasabaya dirlik düzen getirmedikçe nerede yaşarsa yaşasın huzur bulamaz. 

5) Bir kereliğine geçmişe gidebilme şansınız olsaydı, bunu kiminle tanışmak için kullanırdınız ve ona ne sorardınız?

Geçmişe gidebildiğim günü Leonardo Da Vinci ile taçlandırmak isterdim. Ve kendisine, bir kereliğine geçmişe gidebilme şansı olsaydı, bunu kiminle tanışmak için kullanacağını ve ona ne soracağını sorardım. 

6) Sanatınızla ilgili unutamadığınız bir sahne deneyiminizi paylaşabilir misiniz?

Tabi, İstanbul Devlet tiyatrosunda ‘’Kalpak’’ isimli oyunda Martha rolünü canlandırıyorum. Oyunun bir yerinde dekorların arasından metal bir kova alıp, sahnenin ön tarafına geçmem gerekiyor. Dekorlar taşınırken bir deformasyon oluşmuş, kovanın çivisi çıkmış kenardan. Diğer oyuncularla birlikte sahneyi oynuyoruz. Benim için her şey normal. Fakat diğer oyuncuların bana çaktırmamaya çalışarak, dehşetle baktıklarını fark ediyorum. Bir noktada elime çivinin battığını ve elimden deliler gibi kan aktığını fark ettim. İşin ilginç tarafı acı duymuyorum. Ki ben sağlıkla ilgili konularda ödlek ve yaygaracı biriyimdir. Bütün oyunu öyle oynadım. Perde kapandı ve elim çılgınca acımaya başladı. İnsan garip bir makina. 

7) Hayatınızda hiç yeri olmayan, varlığına ihtiyaç duymadığınız bir sanatçı var mı?

Bu soruya çok sevdiğim Rus öykü yazarı Daniil Kharms üslubuyla cevap vermek istiyorum; hayatımda hiç yeri olmayan, varlığına ihtiyaç duymadığım sanatçıdan bu röportajda da söz etmemek en iyisi…

8) En sevdiğiniz müzik eseri hangisi?

Pachelbel, Re Majör Canon 

9) En sevdiğiniz roman hangisi?

Çok var ama bir tane söylemem gerekiyorsa şimdi aklıma gelen ‘’Puslu Kıtalar Atlası’’ nı söyleyebilirim.

10) En sevdiğiniz film hangisi?

Seçim yapmak çok zor ama bu soruya şimdi ‘’ Eternity And A Day’’ demek istedim. Şu aralar ruh halim böyle.

11) Son olarak, sizi takip etmek isteyenler için sosyal medya adreslerinizi paylaşır mısınız?

Tabi, kişisel instagram hesabım: ipekbuyukakin

Ürettiğim işlerle ilgili paylaşımlar yaptığım hesabım: bifrostbridge

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Manşet Haberler ...