ULAŞ IŞIKLAR

  • on Aralık 27, 2021
  • 46 Views

SANAT VE DÜŞÜN: SİNEMA & EDEBİYAT & FELSEFE

Dr. Ulaş Işıklar

            Batı tarihindeki önemli düşünsel değişimlerden biri olan modernitenin bireyin anlam dünyası üzerine etkileri, birçok alanda ele alınmıştır. Felsefe alanında; Nietzsche, Stirner, Heidegger, Camus, Sartre gibi düşünürler, modern dönemin topluma ve bireye yansımasını bu temelde incelerken, sanat alanında ise Alman romantik döneminden başlayarak bu konu irdelenmiştir. Söz konusu irdelemenin yapıldığı bir alan da, toplumsal ve kültürel dönüşümlerin sanata yansımasıyla 20. yüzyıl başlarında ortaya çıkan Modern Sanat akımıdır. “Modern Sanat, büyük oranda geçmişin değerlerinin ve sanatsal anlayışının yadsınarak yeni bir değerler sisteminin yaratılması sürecidir. Ve bu bağlamda Modern Sanat, sanat alanında ortaya çıkan her türlü akımı bünyesinde barındıran yeni bir sanatsal anlayış olmasının yanı sıra yeni insanı, yeni bir yaşam biçimini ve yeni bir değerler sistemini de içine alır” (Coşkun, 2009: 7). Bu doğrultuda, Batı’nın değer dizgelerinde modern dönemle birlikte meydana gelen ve bireyin konumunu yeniden belirleyen değişimin, sanat alanında modern sanat olarak karşılığını bulmuştur. Pay, “Modernizmle birlikte dinin yerine ikame edilmeye çalışılan sanat, dinden kutsallığını da ödünç aldı. (…) Bu çerçevede Tanrı’nın yerine sanatçı, dinden boşalan kutsalın alanına da Sanat yerleştirildi” (2011: 49) ifadesiyle, modern koşullar karşısında bireyin konumu ve anlam arayışına dair soruların, modern sanat yapıtlarında ele alındığına işaret eder. Bu konunun 20. yüzyıl başlarında edebiyatta bir akıma dönüştüğünü ve özellikle Kafka’nın eserlerinin bu tema üzerine olduğunu vurgulayan Murat Belge, “(…) bu dünyada ‘anlam’ denen şeyin zor bulunur, belki de bulunamaz bir şey olduğunu işleyen yazarların bu çağda daha sık çıktığına” dikkat çeker. Belge’ye göre, bu tema “yalnız edebiyatta değil, özellikle resimde” (2014: 86) sıkça işlenir.

            Edebiyat ve resim dışında, birey ve anlam konusunun ele alındığı modern sanat dallarından biri, kökleri resme dayanan ve 19. yüzyıl sonunda ortaya çıkan sinemadır. Resmin yanı sıra, tiyatro, heykel, müzik, dans ve edebiyat gibi sanat dallarını içermesi nedeniyle 7. Sanat olarak adlandırılan sinema, Eisenstein’in tanımlamasıyla, “tüm sanat dallarını kapsayan bambaşka nitelikteki günümüzün sanatıdır” (1975: 157). Sinemanın temel özelliğini vurgulayan bu ifadeye göre, bir yandan birbirinden bağımsız sanat dallarını kapsayan niteliğiyle, “sanatların her biri için, olanaklarını ve özlemlerini gerçekleştirmenin en üst derecesi olarak görünen (…) sinema, bütün sanat çalışmalarının gerçek ve en son bireşimidir” (Bknz. Eisenstein, 1985: 245). Diğer yandan ise, tüm sanatların ötesinde etki gücüne ve betimleme olanağına sahip olan sinema, “bambaşka nitelikte” bir sanattır.

            Söz konusu nitelik, özellikle “gerçekliğin temsili” konusunda sinemanın ayrıcalığına işaret eder. “Devingen” anlatım imkânları açısından düşünüldüğünde, “Sinema sanatı, gerçekliği temsil etme konusundaki olanaklarının diğer bütün sanat dallarına kıyasla daha gelişmiş olması nedeniyle” (Tambaş, 2016: 85) diğer sanatlardan farklılaşır. Burak Buyan da, “fotoğraf, tiyatro, müzik ve edebiyatı sentezleme kabiliyeti” olan bu sanat dalının, “teknolojinin sunduğu imkân ve kendi dil yapısından kaynaklanan anlatım tarzı sayesinde diğer sanat dallarından ayrıcalıklı bir yere” (2013: 25) sahip olduğuna dikkat çeker. Bu çerçevede genel bir tanımlama yapmak gerekirse, “Sinema, endüstrileşen batı dünyasının son buluşu olarak; tiyatro, vodvil, müzikhol, resim, fotoğraf ile birlikte pek çok teknik gelişmenin bir arada kullanıldığı tarihsel bir bileşim” (Carriére, 1995: 7) şeklinde tarif edilebilir. Dolayısıyla, sinema, gerçekliği betimlemede diğer sanat dallarından öteye gidebilir.

            “Çünkü ancak sinema, kendi oyunbiliminin estetik temeli olarak insan vücudunun yalnız duruk durumlarını, eylemlerinin ve davranışlarının devingeliklerini değil, aynı zamanda insanın duygu ve düşüncelerinin her türlü değişikliklerini ve devinimlerini yansıtan sonsuz genişlikteki dizisini de alabilir. Bu, yalnızca insanın eylemini ve davranışını görüntülükte sergileyen bir gereç değil, aynı zamanda dünyanın ve gerçekliğin bilinçli ve duyumlanmış yansımasının üzerinde yer aldığı bir düzenleme çerçevesidir” (Eisenstein, 1985: 250–251).

            Sinema, teknolojik altyapısı nedeniyle, bu alanda tarihsel üstünlüğü bulunan Batı kültürünün öncülüğünde gelişen bir sanattır. Bu, sanatsal boyutun dışında başka açılardan da diğer sanatlardan farklılıklar içerdiğini gösterir. Sinemanın “geleneksel sanatların varoluşlarından çok farklı bir sosyolojik durum içinde oluştuğunu” vurgulayan André Bazin’e göre, “Sinema, (…) insanoğlunun teknik uygarlığı ile doğrudan ilgili olarak gelişmektedir” (2011: 71). Teknolojiye doğrudan bağlı oluşu bakımından, sinemanın zaman içinde bugünkü halini aldığı görülür. Yapım tekniğini merkeze alan bir tanımla, “Sinema, bir hikâyenin düzenli aralıklarla parçalara bölünüp hareketli görüntüler haline çevrildikten sonra bu parçaların birbirine eklenerek (kurgulanarak) görsel olarak tekrar oluşturulup perdede izlenmesi şeklinde tanımlanabilir” (Fener, 2015: 13). Sineman bunu yaparken, büyük oranda gerçeklikten yararlanır. Bu anlamda, “maddenin estetik bir durumu” (Bazin, 1966: 102) olarak da tanımlanabilecek sinemanın konu edindiği temel öğelerden biri, toplumsal gerçekliğin, kültürün ve değer dizgelerinin yaratıcısı, aynı zamanda da bunlar tarafından biçimlendirilen varlık olan insandır. Eisenstein’in aktardığı şekliyle, sinema, “ (…) insan coşkularının karşılıklı oyununa, insan duygularına dayanarak, yapısal girişimlerini ve düzenlemenin en çapraşık yapılarını kuran” (1985: 196) bir sanat dalıdır.  

            Sinema tarihinde ortaya çıkan birçok farklı akım ve yaklaşım, niteliğine göre değişik isimlerle sınıflandırılmıştır. Kovács, bunlardan birinin, özellikle birey ve anlam konusuna odaklanan modern sinema* olduğunu dile getirir. Modern sinemanın, Batı’nın geçirdiği evrime paralel olarak bireyin dünyadaki tek başınalığı ve değer krizi üzerine eğildiğini belirten Kovács’a göre, “Modern sinema kategorisi çoğu kez (Fransızca ‘yazar’ anlamına gelen) auteur kategorisiyle ilişkilendirilir ve modern sinemanın ortaya çıkışından itibaren ona genellikle bir ‘auteur sineması’ olarak gönderme yapılır” (2010: 2). Bu bağlamda, bireyin varoluşsal değer krizini ele alan Nietzsche, Heidegger, Sartre, Camus gibi düşünürlerin fikirleri, modern sinema eserlerine özellikle film üretim sürecinde yönetmeni öne çıkaran ‘auteur filmleri’nde doğrudan doğruya yansır.


* Batı’da “modern sinema”nın, 1958–1978 arası dönemi kapsadığı belirtilmektedir. Söz konusu adlandırma, bu dönem sinemasının, “Batı toplumlarının yaşadığı modernliğin eleştirel ve yıkıcı bir yorumu olarak görülebilmesi” (Orr, 1997: 12) temelinde ortaya çıkmıştır.

Article Categories:
Makaleler · Manşet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Manşet Haberler ...