KULAĞIMDAKİ İZ! / HASAN PEKMEZCİ

Hasan Pekmezci, 2003

Ne yaptı, neler yaptı, da üzdü bilinmez ama  biraz korkutması için şikâyet etmişti anası onu üvey dedesine. Topu topu  5 beş yaşındaydı Çoğu zaman sulanan çipil gözleri ile çok sert bakan ve bu yüzden her zaman mesafeli durduğu, korktuğu, çekindiği dedesi yanına çağırdığında, belki de sevecek sanmıştı.  Her gün tarla tapan iş tutmaktan kerpetene ya da kartal pençesine dönmüş eli ile kulağını koparırcasına çekti dedesi. Sert bir yüz ifadesi ile ve homurtular içinde bir şeyler söyleyerek. O kadar canı yandı ki dedesinin ne dediğini, neden çektiğini bile anlayamadı kulağının acısından. Acıya rağmen korkusundan, ağlayamadı bile.  Bir iki gün geçti aradan, kulağı şişti, sancılar içinde. Anacığının eli ayağı dolaştı, ne yapacağını şaşırarak, ona buna koşturdu. Her söyleneni yaptı tedavi için. Yalnız kaldığında babasına sitemler ederek, kendi kendine, kızarak. “Söylemez olaydım, dilim gopaydı, neden söyledim ki. Ben bööle mi yap dedim, yavrumun gulağını gopar mı dedim!”

Epeyce bir süren yaradan sonra kulağı iyileşti, onun bunun önerileri ile yapılan merhemlerle, ilaçlarla. İyileşmesine iyileşti ama kocaman bir iz kaldı, yırtık gibi. Sanki küpe takılmış da yırtılmış gibi bir kulak memesi. İkide bir anası gelip bu kulağını okşardı, incitmekten korkarak.

O ise bu izi çocukluk koşturmaları içinde bir süre sonra unuttu gitti. Ama anası bir daha, oğluyla ilgili bir kelime bile söylemedi; üvey babasına hep soğuk kaldı, aklına geldikçe kırgın. Çok geçmeden ansızın bırakıp gidiverdi oğlunu, oğullarını ve herkesi, bir daha hiç göremeyeceği bir yerlere. 

Anasızlığının ilk yıllarında, o acımasız yıllarda, aklına bile gelmedi kulağındaki iz. Ta ki öğretmen okulunda, bütün gençler gibi kendisini keşfettiği, saçlarını yağlamanın ya da ıslatıp ıslatıp taramanın baskın ve etkin olduğu yıllarda; “n’oldu gulağına lee” sorularının yoğunlaşmasına kadar. Bir süre bocaladıktan, gerçek öyküsünü anlatmaya çalıştıktan sonra, işi gırgıra vurmaya başladı: “Beni başlangıçta kız sanıp küpe takmışlar, yırtılmış”.

Bunu söylerken bile içi cız ederdi, anasının anısını alaya alıyormuş gibi geldiğinden. Bu duygudan mıdır bilinmez, hiçbir zaman çocukluk, ilk gençlik, ergenlik dönemleri de dâhil olmak üzere, onu hiç tedirgin etmedi, üzmedi kulağındaki iz. Böyle bir eksiklik takıntısı aklına bile gelmediğinden sorun yaşamadı. Böylesi çağlarda çocukların  ve gençlerin takılmaları acımasız olduğu halde, hiç kimseden böyle bir olumsuzluk görmemesi de ayrı bir şans sayılır. Biri sormasa böyle bir şeyin varlığından bile habersizmiş gibi geldi hep, kulağının normal yapısı saydığından. Bazı insanlar fotoğraf çekilirken bile bu gibi özel durumlarına dikkat eder, saklamaya, gizlemeye çalışırlar ellerinde olmadan. Onun çoğu fotoğrafı farkında bile olmadan hep yırtık kulağı tarafından.

Yıllar önceydi, küçüklüğünden kalma eski fotoğrafları, albümleri kızları ile birlikte karıştırırken  ilk vesikalık resmi sayılabilecek bir fotoğrafın negatifine-arabına ratladılar. Eskiden alüminit makinalarla fotograf çekilirken film yerine fotoğraf kağıdına basılmış negatıf görüntü kullanılırdı. Buna Arap denirdi. Çocuklara ilginç gelen bu vesikalığın pozitifini yaptı hemen… Kızları bu fotoğrafın babalarına ait olduğuna inanmadılar bir türlü. Zayıf, çelimsiz, patlak gözlü, iskelet gibi bir oğlan çocuğunun resmi. “Bu kesinlikle sen olamazsın” dediler. Hemen bulunan bir büyüteçle incelemeye başladılar, orasını, burasını. “Yine  de sen değilsin bu” dediler karar olarak. Babanın yönlendirmesiyle fotoğraftaki izle babalarının kulağındaki izin aynı olduğunu görünce inanmak zorunda kaldılar. İkisi birden şaşkınca “AAA” çektiler. Bu yırtık olmasaydı, kendisini ispat edemeyecekti babaları.

Yaşadığı çevresinde, evinde, barkında anılarındakilerden başka hiçbir şey kalmamıştı. anasından kalan bu izden başka. Bir mendil, bir peşkir, bir bardak, bir tabak, bir fincan. Doğduğu, o kısacık sürede anasıyla birlikte yaşadığı, paylaştığı evlerinden, köyünden çook uzaklarda şimdi. Hep uzaklarda kaldı, yarım yüzyılı aşkın bir zaman. Üstelik doğduğu ve 5-6 yaşlarına kadar annesiyle, ondan sonra korkunç sıkıntılar içinde 13 yaşlarına kadar analıkla yaşadığı o evin yerinde şimdi yeller esiyormuş;  yıkılıp, yok edildiğinden. İyisi ile kötüsü ile anıların, izlerin silinip, yıkıntılar arasında yok olup gitmesi ayrı bir acı.  Kuvvetli belleği, sıkı sıkıya bağlı olduğu anıları olmasa tarihsiz bir kimlik olurverir insanlar. Belgeye dönüşen anılar çoğu zaman kişisel ve toplumsal bellek yerine geçer. Fotoğraf, yazım, resimleme, saklama gibi belgeleme araçlarının bu nedenle önemi büyük.  Yaşı-başı, cinsiyeti, işi-mesleği, statüsü ne olursa olsun; her insan mutlaka bu alanda bilinçlenmeli. Geçmiş, gün ve gelecek arasındaki bağ; çoluk çocuk aile, toplum, ulus bilinci buna bağlı.

Kulağındaki ize gelince, ana-baba olduktan sonra, değer yargıları, bakış açıları ya da yaşamı sorgulama bilinci daha da anlam kazandığından; bir bakıma “iyi de olmuş, böylece anamdan bir anı kalmış”  düşüncesine sarılmıştır. Ana sevgisi, gün görememiş bir ana adına; hem de içtenlikle. Bu gün de aynı düşüncede, arada sırada sol eliyle kulağının yırtık memesini okşayıp sever, anasının aziz anısına.  

Prof. E.Akademisyen, Sanatçı

Article Tags:
· ·
Article Categories:
ARŞİV

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Manşet Haberler ...